1. Skip to Menu
  2. Skip to Content
  3. Skip to Footer>

Kentlilik Bilinci

Sizlerle bundan sonra yapacağımız çalışmaların daha kalıcı ve faydalı olabilmesi için lütfen hergün en az bir yerel bir ulusal gazete okuyunuz.İçimizde okuyanlar vardır ama okumayanlar için bu mutlaka yapılmalı

 

Öncelikle kısaca kent nedir? Sorusunun cevabını vermeye çalışayım.

Kent sözcüğü sürekli olarak uygarlıkla eş anlamlı kullanılmıştır. Bu anlamda uygarlığın kentleşme ile geldiği ve var olduğu genel bir söylem haline gelmiştir. İnsanlık tarihi boyunca uygarlık kentlerle ilişkili bir kavram olarak gelişmiştir.

Köy ile kent arsında yaşam biçimi ve toplumsal farklılıklar vardır. Bunlar meslek, çevre, genişlik, yoğunluk türdeş olma veya olmama , toplumsal farklılaşma ve tabakalaşma, hareketlilik ve toplumsal ilişki sistemidir.

Kentsel sistemin temel işlevi tüketim sürecidir. Tüketim kent tanımlarında anahtar faktör olarak değerlendirilmektedir. Kapitalist sistemlerde Sermaye ile kent arasında doğrusal bir ilişki vardır.

-Kent bir üretim alanı artı değerin yaratıldığı bir yer ( sanayi ve ticaret imkanları)

-Varolan toplumsal formasyonlar yada üretim biçiminin yeniden üretildiği yerdir ( kentsel yenilemenler)

-Kent alt yapısıyla, üretim ve hizmet işlevli binalarıyla kendiside bir sermaye birikimidir ( örn agdaş yada adasu gelir getiren bire şirket)

-Kentsel alanın yarattığı rantlarla artı ürünün toplumda bölüşülmesi yani sermaye birikimini etkilemesidir. (Örneğin yeni alışveriş merkezleri , Atatürk parkında yapılanlar yada donatım arazilerinde yapılacak olanlar)

İşte bu tanımlamadan sonra kent yönetimleri olarak belediyeler de bu yeniden üretimde ve sermayenin paylaşımında merkezi konumdadırlar.

Yerel yönetimler imar kararları ve planlama etkinliğinle fiziksel alt yapı yatırımlarıyla, mekanın yeniden üretilmesinde yaptığı harcamalarla kaynakların dağılımını sağlıyor. Elindeki kaynağın çeşitli toplum kesimleri arasında yeniden bölüşümüne müdahale ediyor.

Belediyeler 1990 lar dan bu yana hızlanan biçimde işgücünün yeniden üretimine yönelik hizmetlerden çok sermayenin büyütülmesine hizmet etmiş ve kamu kurumu olmaktan uzaklaşıp hizmet şirketi kimliğine bürünmüştür. Yani günümüzde kenti yalnızca kendisinden çıkar sağlanacak bir nesne gibi gören anlayış sadece yaşadığı çevreyi sömürme anlayışıdır.

Aynı zamanda kentler kusursuz bir uyum alanı değil çatışma alanıdır. Aynı şeyi düşünüp benzer işleri yapan insanların değil farklı düşünüp, farklı işleri yapan , farklı şeylerden mutlu olanların bir araya gelmesiyle oluşur.

Kent bir yaşam alanıdır bir kültürdür, bilgidir, felsefedir, siyasettir, tarihtir, ekonomidir.

Kent kültürü demokratik uzlaşmaya açık çok renkli bir yapı olmak durumundadır. Farklılıkların olduğu kentlerde kamplaşma olabilir. Yani Adapazarın da olan ve etnik kökene dayandırılan hemşehrilik bilinci ancak bir kentte yaşayan insanların aynı kültürel değerleri paylaşması değil kent kültürünü paylaşması önem kazanır.

Kentin sahipleri gerçekten kentin kültürüne, kentlilik bilincine sahip olabiliyorlar mı?

Bunun için sahiplenmek kavramı üzerinde bir miktar durmak istiyorum. Sahiplenmek sevmektir, sahiplenmek sorumluluk almaktır, sorgulamak, düşünmek, çözüm aramaktır. Sahiplenmek bir bilinç meselesidir. Ve bireysel çabaların , deneyimlerin ürünüdür. Başkalarıyla paylaşarak gelişir yaygınlaşır, toplumsallaşır.

Sahiplilik bizim için ne anlama geliyor? Bireysel ve toplumsal kültürümüzde sahiplilik nerededir?

Benimdir dediğimiz şeylere sahip çıkıyoruz. Bu kültürümüzde sanki doğal bir refleks. Evimize, bahçemize özeniyor, temiz tutuyor, güzelleştirmeye, geliştirmeye çalışıyoruz. (Evlerimize, bahçelerimize bakınız. Bizleri yansıtıyorlar!) Ancak, evlerin, bahçelerin dışına çıkınca bizim olan sokağa, mahalleye, semte gelince iş değişiyor. Bizim olan kentsel mekânları, evlerimiz, bahçelerimiz gibi sahiplenmiyoruz.

Hepimizin olan kent ile havzaya, bölgeye ve ülkeye ve giderek dünyaya baktığımızda durum netleşiyor; bizim ve hepimizin olan şeylere, kamusal alana, benimdir dediğimiz şeyler gibi sahip çıkmıyoruz. ( sokağımıza, mahallemize, kentimize, ilimize, havzamıza, bölgemize, ülkemize ve dünyamıza bakınız. Bizleri ne kadar yansıtıyorlar? ) Kamusal alan ya da dar alanda ketsel yaşam çevresi bağlamında sahiplilik bilincimiz, bireysel mülkiyet duygusu ile sınırlı. Ama iş bu kadarla bitmiyor.

Evimizin, bahçemizin, ya da sitemizin kapısından yıldızlara kadar olan kamusal alanı, kentsel yaşam çevremizi, bizi temsil ettiklerine inandığımız ya da sandığımız seçilmiş ve atanmışlara bırakmışız. Ya da bırakmamız gerektiğine inanmışız. Kentin sahiplerinin gerçek anlamda söz konusu olabilmenin yolu onların kent yönetimine katılımlarından geçmektedir. Katılım sadece 4-5 yılda bir yapılan seçimlerle olmamalıdır.

Kamusal alandaki, kentsel yaşam çevremizdeki sorunları tüm kurumlarıyla devletin, merkezi yönetimin (hükümetin), yerel yönetimin (valiliğin), belediyenin, muhtarın, site yönetiminin ya da apartman yönetiminin çözmesini bekliyoruz. Ama seçtiklerimiz, seçtiklerimizin atadıkları beklentilerimizi karşılamıyorlar. Kamusal alandaki, kentsel yaşam çevresindeki sorunlar birikiyor, karmaşıklaşıyor, çözülmez boyutlara ulaşıyor. Ne yapmak gerekir? Ne yapmalıyız? Sormamız gereken sorular var.

Kamusal alanı, kentsel yaşam çevrelerimizi teslim ettiğimiz seçilmişler gerçekten bizi temsil ediyorlar mı? Değilse neden? Peki, seçilmişlerin atadıkları, atanmışlar, kamusal alanı, kentsel yaşam çevrelerimizi hakkıyla yönetebiliyorlar mı? Değilse neden? Peki, kamusal alanı, kentsel yaşam çevrelerimizi neden seçilmişler ile atanmışlara teslim ediyoruz? Neden sahiplilik bilincimiz bireysel mülkiyet duygusu ile sınırlı? Bu sınırı nasıl aşabiliriz? Kentsel yaşam çevremize, teslim ettiğimiz kamusal alana sahip çıkmamız, seçilmiş ve atanmışların yanında ve belki de karşısında gönüllüler olarak yer almamız gerekmez mi? Görüleceği gibi bu sorular, bireysel bilinçten başlıyor, örgütlenme, yönetim ve bir yönetim işlevi olarak sorun tanımlama sorun çözebilme hususlarına ulaşıyor.

Kuşkusuz, hayat devam ediyor. Sorunlar birikiyor. Atanmışlar ve seçilmişlerin kamusal alandaki sorunları teşhis etme ve çözme hususundaki yetersizlik ve becerisizlikleri kendi başına bir sorun olmaya başlıyor… Bu durum, kentsel yaşam çevresini sahiplenme bilincini harekete geçirmesi gerekir.

Unutmamak gerekir ki, kenti sahiplenme işi sokakları, mahalleleri, semtleri sahiplenmeyle bitmiyor. Kamusal alan daha geniş. Hepimizin olan ormanlara, göllere, nehirlere parklara , kentsel açık alanlara da sahip çıkılması bir zorunluluk.

Gönüllü örgütlenmelerin de bir bir çoğalması, kapsamlarının genişlemesi gerekiyor. Sivil Toplum Kuruluşlarının (STK’ların) çoğalması, bir sektör olması; STK’lar arasında sinerji yaratılması gerekiyor.

Bireysel bilinç doğduktan sonra, paylaşılmalı, toplumsallaştırılmalı. Toplumsallaşmış bilinç aşağıdan yukarı örgütlenmeli ve kamusal alan, kentsel yaşam çevresi yönetimine ortak çıkabilmelidir. Çünkü yönetim bir sahiplilik işlevidir..

Sonuç olarak, pek de emin olmayan ellere teslim ettiğimiz bizim, hepimizin olan kamusal alanı, kentleri, kentsel yaşam çevrelerini sahiplenmesini öğrenmek zorundayız. Bu bir bireysel bilinç, kentsel yaşam kültürü oluşturma hususudur.

Tekrar edeyim. Bireysel bilinç gerekir ama yetmez. Bireysel bilinci toplumsallaştırmak lazımdır. Ancak, toplumsallaşmış bilinçte yetmez. Aşağıdan yukarı ve gerçek anlamda bağımsız sivil inisiyatif ile örgütlenme zorunludur.

Ne yazık ki, tek başına örgütlenmiş olmak ta yetmez. Kenti, kentsel yaşam çevrelerini sahiplenmek için sorumluluk almak, yönetime katılmak, merkezi ve yerel yönetimlerle, meslek kuruluşları ile üniversiteler ile sorunların tanımlanması ve çözümler üretilmesi sürecinde ortaklaşmak, dayanışmak, işbirliği yapmak, paylaşmak gerekir. Sivil örgütlerin bu anlamda bir yönetim sorumluluğu alabilmesi için gereken yasal/kurumsal düzenlemeleri yapmak; planlama ve uygulama kültürlerimizi değiştirmek olmazsa olmaz diğer koşullardır.

Sahiplenmak için tanımak gerekir.Yaşadığımız kenti ne kadar tanıyoruz.Kentimizi tanımak için bu güne kadar ne yaptınız .Doğal güzellikleri tarihi eserleri gezdinizmi? Tarihi yönlerini eksilerini artılarını ne kadar biliyoruz. En son ne zaman tiyatroya ,sinemaya gittiniz.

Örneğin hepimize ait olan kent mobilyalarına zarar verenlere otobüs durakları,çöp kutuları,banklarvs. Zarar verenlerle karşılaştığınızda bunları uyardınızmı?

Şimdi önümüzdeki hafta için bir hazırlık yapalım ve yaşadığımız kentte bizi rahatsız eden ne var ise not edelim ve önümüzdeki haftalarda yerel yönetimlerin yaptıklarını tartışalım ve bizler mecliste neler yapıyoruz nasıl sesimizi duyuruyoruz kente nasıl sahip çıkıyoruz bunları konuşalım.

Oya ARAPOĞLU